Doğrular, insanı belli bir profile koyan toplumsallığın, mikro bağlamda kişinin öz istenci ve bireyselliğinin etkisinde ortaya çıkar.
Tanımlanma ya da bir bakıma profil kazanma bu etkileşimin sonucudur. Toplumdaki özbenlik doğrular itibariyle mümkün olur. Doğrular bireyselliğin hakikatı olarak algılanır. Tabii Durkheim’in kollektifliğinde bunun bir manası olmasa da yeni bir dönemin içindeyiz. İstek ve şekilciliğe göre biçimlenen bir toplumda Durkheim’in o kenetlenmiş üretim toplumunu bulmak zorlaşırken yerini Tıpkı Baudrillard’ın dediği Tüketim toplumu almış durumda. Bu bağlamda Hakikat üzerine yoğunlaştığımızda karşımıza bireyselciliğin getirmiş olduğu çarpık algı çıkıyor. Toplumun paramparça oluşunu, düşünce kaosu yaşadığını görüyoruz. Birbirinden uzaklaşan insanların birbirlerini anlamadığını,dinleyemediğini,suçladığını görüyoruz. Birlik yoksa güven yoktur. Güven yoksa yalan çoktur. Belki de hakikatin bulanık oluşu bundandır. Doğruyu söylemek, Tıpkı Foucault”nun Parrhesiastas’sı olmak, bireyin özgürlüğüne verdiği önemi bildiği için hakikati söyleyebilme tereddütsüzlüğünü ödev bilmektir. Hakikat anlatıcısı, dışarıdan gelecek tehdite rağmen ki bu kendisinin canına bile mal olacağını bilmesine rağmen hakikatı anlatır. Bakınız, Sokrates bunu bilmesine rağmen baldıran zehrini içmiştir. Peki biz doğrularımıza ne kadar önem veriyoruz? Gerçekten bir Parrhesiastas kadar özgür müyüz? Ya da özgürlük algımız istediğimiz gazeteyi veya tv kanalını izlemek mi? Böyle bir özgürlük algısı yaşama hakkımızı, gerçeği bilme ve onu aktarabilme hakkımızı nasıl sağlayabilir ki…

Bu Yazı Ne Kadar Faydalı Oldu?
Bu Yazı Faydalı İse Puanlayabilirsiniz!
[Toplam: Ortalama: ]
İlginizi Çekebilir.  Kayıp Kıta ”MU”

Yorumlar

Yorumlar