The title of the page
Tarih

Çağdaş Ortadoğu Tarihi Hakkında Bilgiler

İslam ve Ortadoğu Bahsi

İslam’ın doğduğu Mekke ve Medine şehirleri Ortadoğu kadar çok yönlü ve yoğun bir etkileşim bölgesi olmasa da yine de çeşitli devlet ve medeniyetler tarafından da çevrelenmiş durumdaydı. Hz. Muhammed İslam’ı tebliğ etmeye başladığı sıralarda Arabistan halkı Hıristiyan Bizans, Habeşistan ve Zerdüşt Perslerle etkileşim halindeydi. Bunun yanısıra bu bölgede Hanif dini olarak da bilinen Hz. İbrahim dini Arabistan’da çok yaygın olmamakla birlikte bilinmekteydi. Buda gösterir ki tek tanrılı ve semavi din anlayışının kısmen altyapısı bölgede mevcut idi.

İslam ile birlikte Arap Yarımadasının dağınık ve putperest kabileleri tek bir Allah’a inanan bir yapıda birleştirilmişti. Bu Hz. Peygamberin başarısı idi ve Raşid Halifeler döneminde bu başarılar daha da arttı.

Küçük Müslüman orduları, sasanilerin ve Bizanslıların büyük ve güçlü ordularına kafa tuttu. On yıl gibi bir sürede Sasanileri yenilgiye uğratıp Dicle nehri üzerindeki başkentleri Stesifon’u ele geçirip onları Mazopotamya’dan çıkardılar.

Bizans’la da karşılaştılar ve onların Ortadoğu toprakları yani suriye ve mısır eyaletlerinde etkili oldular.

Kuzey Afrika’da da ilerleyip ms. 711’de İspanya’da bir İslam devleti kuruldu.

Müslüman Araplar Sasani imparatorluğunu ve bakiyelerini Bizans’a nazaran daha erken ortadan kaldırmışlar fakat Bizans Türklerin fethine kadar geçen yaklaşık 800 yıl boyunca yaşamış ve Ortadoğu’daki varlığını da korumuştur. Bu bakımdan İslam Devletinin kurulmasından sonra yüzyıllar boyunca yani 11. Veya 12. Yüzyıllara kadar Müslüman Arapların Anadoluya yönelik bir fetihleri söz konusu olmamış ve bölge iki Hıristiyan unsur olan Bizans imparatorluğu ve özellikle doğu kesiminde de Ermenilerin etki ve mücadele sahası olmuştur.

Sitemizin Uygulaması Google Play'de Çağdaş Ortadoğu Tarihi Hakkında Bilgiler 1 – google play indir e1608493225897
Test ve Deneme Çözme Uygulamamız Google Play'de Çağdaş Ortadoğu Tarihi Hakkında Bilgiler 1 – google play indir e1608493225897

Ortadoğu Açısından Şiilik ve Sünnilik

İslam ve Ortadoğu bağlamında Ortadoğunun şekillenmesinde önemli olan gelişmelerden biri de Hz. Peygamberin vefatının ardından ortaya çıkmıştır. Bu olay Hz. Ali’nin halifeliğine karşı çıkan Muaviye ve Hz. Ali taraftarlarının çatışmalarına ve islamın şii ve sünni olarak iki gruba ayrılmasına neden olmuştur. Öyle ki bu gerek İslamın siyasal ve sosyal yaşamını etkilemiş, gerekse Müslümanların yaşadıkları coğrafyaları, başta Ortadoğu’yu bir mezhep çatışması içine sürüklemiştir.


Arap yarımadasında halkın büyük çoğunluğu sünnidir. İran’da ise 16. Yüzyıla kadar Sünnilik ve Şiilik mücadele halinde olmuş ve Şiilik egemen inanç olarak kabul edilinceye kadar devam etmiştir. Mezopotamya’da özellikle Irak’da nüfusun büyük çoğunluğunun şii olmasına ve Necef ve Kerbala gibi iki önemli kentlerinin Irak topraklarında olmasına karşın sünni kesim siyasal alanda daha etkili olmuşlardır. Bu etki modern Ortadoğu tarihini şekillendirmiştir.

İslam Başkentlerinin Şam ve Bağdat’a Taşınması

Hz. Ali taraftarları ile Muaviye yani Emeviler arasındaki mücadele İslam’ı ikiye bölerken Arap İslam İmparatorluğu’nun Başkenti de Şam’a taşınacaktır. Bir yüzyıl sonra yani 750’de Emevilerin Abbasiler tarafından yenilgiye uğratılmalarıyla Arap İslam devletinin başkenti de Bağdat’a taşınacaktır. Bu İslamın altın çağını da başlatacaktır çünkü Bağdat ve çevresi bu dönemde insan uygarlığının ulaştığı zirve merkezlerden biridir. Öyle ki bu sayede İslam ilim ve bilim alemi de gelişecek ve olgunlaşacak, çeşitli medeniyetlerle ve onların miraslarıyla temas kurabilecektir.

Arap Dil ve Kültürünün Bölgeye ve Çevresine etkisi

Arapların hakim oldukları bölgeler bundan sonra iki süreçle yani Araplaşma ve İslamlaştırma süreçleri ile karşılaştı. Böylece Irak, Suriye, Mısır ve Mağrip ülkeleri bu etkiye maruz kaldı. Yani Araplık ve İslamlık bölgenin hakim karakteri oldu. Bir zamanlar hakim dil olan Yunanca ve diğer yerel diller Arapça tarafından tamamen ortadan kaldırılmamakla birlikte bastırıldı.

İran, SAsani, Pers olarak ifade edebileceğim bölge ise İslamlaşmakla birlikte kendi dil ve kültürünü korumayı başarabilmiştir.

Türkler ise Araplar tarafından fethedilmemişler fakat 10. Yüzyıldan itibaren hızla İslam dinini kabul etmişlerdir. Türkçe ise Arapça etkisine girdi. Yaşadıkları bölge ve inandıkları din gereği Türkler ilerleyen dönemde Osmanlıcayı meydana getirecekler ve bunu Arapça, Farsça ve Türkçe birlikteliğiyle yapacaklardır.

Dolayısıyla Ortadoğu bölgesinde yaşayanların büyük çoğunluğu Arapça,Farsça ve Türkçe ile muhatap olmuşlardır. Ancak Arapça ve İslam Ortadoğuda oluşan medeniyetin çimentosu durumuna gelmiştir. Bu yapı esasen gücünü ve zenginliğini ise bastırılan ama asla tamamen yok edilmeyen pers ve yunan kültürlerinden almıştır.

Bağdat Başkent Olduktan Sonra

İslam Başkentinin şamdan Bağdat’a taşınması ağırlık merkezininin doğuya kaymasına neden olmuş ve yoğun etkileşimi de beraberinde getirmiştir. Bağdat’ın sahip olduğu ticaret avantajı büyük ve giderek zenginleşen bir bölge ve toplum meydana getirdi. Arap gemileri, Çin, Sumatra, Hindistan ve Afrika’nın doğu sahili boyunca ticaret yaptılar.

Bağdat dönemi aynı zamanda bilim ve kültür alanında da önemli gelişmeler beraberinde getirdi. Başlangıçta yalnızca antik uygarlıkların büyük bilim ve felsefe yapıtları Arapçaya çevrilmiş fakat bir süre sonra İslam devleti ve Müslümanlar bilim,edebiyat ve sanatta kendi özgün eser ve ürünlerini meydana getirmeyi başarmışlardır.

İslam Dünyasında Türklerin Hakim Olmaya Başlaması

Arapların yerel yönetici ve halka yabancı kalmaları ve askeri anlamda orduda etkin rol almamaları, İslam Devlet Başkanı olan Halifenin Türkistan bölgesinden gelen ve askerlikte son derece başarılı Türkleri orduya kabul etmesine ve ordu komutanlıklarını da Türklere teslim etmelerinin önünü açmıştır. Bu nedenledir ki Bağdat’ta meşhur Samarra şehri Türk komutan ve askerlerinin iskanı için kurulmuş özel bir şehirdir. Türkler Arap İslam ordularında bir tür paralı askerlik yaptılar ancak bir süre sonra güçlerini imparatorluğun yönetimini elde etmekte kullandılar. Örneğin 861 yılında Bağdat’ta askeri bir yönetim kurdular.

Mısır’da ise Ahmed bin Tolun, tarihte Tolunoğulları olarak bilinen devleti kurdu ve Suriye ve Mısır’ı tek elde birelştirmeyi başardı. Bölgedeki bu yapı Osmanlıların fethine kadar devam etmiştir. Dolayısıyla Ortadoğu’da Arap İslam kültür ve etniğinin hakimiyeti böylece Türk idaresi altında varlığına devam etmiştir. Yani bölgenin yeni ve etkili aktörü Türkler olmuştur.

Ancak Fatımiler Mısır’da yeni bir başkent olan Kahire’yi kurup Bağdat’taki İslam halifeliğine rakip olmaya çalıştılar. Ve Kahire Bağdat aleyhine gelişip zenginleşmeye başladı. Ancak Fatımilerin etkisi yeni dini telakkiler ve gruplar doğmasına neden oldu. Örneğin Abbasi halifesi El-Hakim’in 1018 yılında ilahlık veya Mesihlik iddiasında bulunması, aklını oynatması ve ölümü söz konusudur. Onu takip edenler ise Halifelerinin ölmediğini ve İslamın altın çağını başlatmak üzere yeniden geleceğini iddia edip yeni bir mezhep ihdas ettiler. İsmail El-Derzi’den kaynaklı olarak Dürziler olarak adlandırıldılar ve Şiiliğin bir alt kolu olarak Alevi ve Nusayrilerle birlikte Suriye’de önemli bir unsur olarak günümüzde de varlıklarını sürdürürler. Siyasi olarak da etkinlikleri vardır.

Mezhep farklılıkları ve bunların kendi içindeki çatışmalar Ortadoğu coğrafyasını geçmişten günümüze kadar çatışmaların merkezi haline getirmiştir.

Savaş ve çatışma ortamı yalnızca İslam içindeki mezhep kavgaları ile sınırlı kalmamıştır.

Arapların ortadoğuya geçmeleriyle birlikte saldırılara maruz kalan Bizans Arap İslam devletinin zaafı neticesinde artık saldırıya geçmeye başlamış ve 962-1000 yılları arasında Suriye, Bizans imparatorları tarafından 38 defa işgal edilmiştir. Tüm saldırı ve çabalara rağmen Bizanslılar bu bölgeyi yeniden ele geçirememişlerdir. Bizanslılar artık Selçuklu Türkleri ile karşılaşacaklar ve Selçukluların Suriye ve Filistin’e girmeleri ve Fatımileri de yerlerinden etmeleri söz konusu olacaktır.

Elbette Selçuklu Türklerinin daha da önemli başarısı 1071’de Bizans’a karşı elde ettikleri galibiyet olacaktır.

Hıristiyanlık ve İslam Çatışması

Bu zafer Ortadoğu ve bölge halkı açısından yeni savaşların başladığını gösterecektir. Bölgede Haçlı seferleri olarak bilinen dönemde Bizans İmparatorunun çağrısıyla Hıristiyan devlet ve devletçiklerin dini, siyasi ekonomik hesap ve arayışlarının da yer aldığı 4 büyük haçlı seferi düzenlenmiştir. Bu durum elbette tüm sefer güzergahını hatta Avrupa Hıristiyan ordularını davet eden Bizans’ı bile olumsuz etkilemişken asıl savaş bölgesi olan Ortadoğu coğrafyasını elbette yıkıcı bir şekilde etkilemiştir.

Haçlılardan geriye bu seferlerden kültür ve medeniyet anlamında Ortadoğuya miras kalan fazla bir şey yoktur. Fakat Haçlılar, karşılaştıkları üstün uygarlığı şiddet yoluyla yok etmişlerdir. Öyle ki Müslümanlar, Haçlılarla ilk karşılaştıklarında onların örneğin tıp alanındaki ilkellik ve geriliklerini görmüşler ve hayret etmişlerdir. Bu bakımdan Haçlıları pek de ciddiye almadıkları söylenebilir.

Ancak haçlıların başarılı oldukları ve islam devlet ve medeniyetini de zayıflatacak olan önemli bir özellik ve yetenekleri vardı. Bunu Mansfield şu şekilde açıklar:

“Haçlılar, Müslüman düşmanları karşısında son derece önemli bir konuda üstün olduklarını gösterdiler: Dayanıklı ve işe yarar siyasi kurumlar oluşturma yetenekleri. Bu kurumlar, demokratik olmayıp daha çok feodal bir yapıda olsalar da, toplumun farklı kesimlerinin –prensler, şövalyeler, tacirler ve köylüler gibi- haklarını ve yükümlülüklerini kutsal kabul etmişlerdi. Hükümdarın gücü sınırsız değildi ve iktidar bir kişiden bir başkasına genellikle güçten daha çok rıza yoluyla geçiyordu. Öte yandan, Müslüman topraklarda insan ilişkilerin yöneten ilkeler ve yasa usulleri çok daha gelişmiş ve akılcı olmasına karşın, siyasi yönetimin uygulamaları genelde keyfi ve sınırsızdı.”

İşte bu noktada Haçlıların İslam devletine ve medeniyetine verdikleri en önemli zarar ve yıkıcı etki, aslında İslamın ve Müslümanların kendi içine kapmasıdır.

“Her nekadar haçlı seferleri dönemi, batı avrupada gerçek bir iktisadi ve kültürel devrimi ateşlediyse de doğuda bu kutsal savaşlar uzun bir gerileme ve gericilik devrinin başlamasına yol açtı. Her bakımda saldırıya uğrayan Müslüman dünya kendi içine kapandı. Aşırı duyarlı, savunmacı, hoşgörüsüz, verimsiz hale geldi. Bu tutumlar Müslüman dünyanın dışlandığını hissetttiği dünya çapında ilerleme süreci devam ederken durmaksızın daha da kötüleşti. (Mansfield, s.43”

4. Haçlı seferlerinin ardından Hıristiyanların askeri saldırıları durmuş ve Memlük devletinde olduğu gibi hemen hemen 16. Yüzyıla kadar güçlü islam devletleri varolmuştur. Haçlı seferleri gibi yıkıcı bir etki de yine ortadoğu’ya doğudan gelecek ve bu Moğol istilası olarak adlandırılacaktır. Haçlı seferi gibi uzun sürmeyen fakat etkileri ve yıkıcılığı çok daha fazla olan bir saldırı olacaktır.

Moğol hükümdarı Cengiz han 1220’de İran’ı ele geçirmiş ve halefi ise 1243’te Selçukluları Kösedağ savaşında büyük bir mağlubiyete uğratmıştı. Cengiz’in torunu Hülagü Han ise Mezopotamya’nın mimarisini yerle bir ettiği gibi Bağdat’ı da işgal edip Abbasi Halifeliğinin otoritesini de ortadan kaldırmıştır.

Onları durdurabilenler 1260 yılında Fiilistin ve Ayn Calud’da yenen Memluklular olmuştur.

Memluk hakimiyeti ve etkinliği bundan sonra yaklaşık 300 yıl boyunca Ortadoğu’nun büyük bir kesiminde etkili olacaktır. Bu etkinliği kıracak olan ise Osmanlı Devletinin kurulması olacaktır.

Yorumlar

Yorumlar



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu